Öğretmenime soracağım

 

Ender, sınıf öğretmenliği bölümünden yeni mezun olmuştu. Okulu bitirmenin sevincine bir de, yurt dışında vazife alma heyecanı eklenmişti. Edindiği bilgilere göre gideceği ülke, kuzeyde güzel bir yerdi. Envai çeşit meyveleri, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl denizi, şelaleleri ve yeşilin farklı tonları ile bu kuzey ülkesi âdeta cennetten bir parçaydı.

Gitme zamanı gelmiş olmasına rağmen, anne-babası dışında hemen herkes onu kararından vazgeçirmeye çalışıyordu. Zîrâ evin tek oğluydu. “Haritalarda genellikle gösterilmeyen, seni nelerin beklediğini bilmediğin bir yere niye gidiyorsun? Nasıl yaşayacaksın oralarda?” sorularına sık sık muhatap oluyordu. Ama o, yolundan dönmemekte kararlıydı. Zîrâ, güzel bir yerde, güzellikler içinde yaşasa da, asıl güzelliklerin ‘öteler’de olduğunu biliyor; o güzelliklere kavuşabilmek için, bu dünyada bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyordu. Hem gideceği ülkenin de, güzel olduğunu söylemişlerdi.

Kendisini yolcu etmeye gelenler arasında kimler yoktu ki: ailesi, komşuları, mahalle arkadaşları, gönül dostları… Sevdiği herkes Yalova Otobüs Terminali’ndeydi o gün. Cenazesi olsa, ancak bu kadar insan toplanırdı. Ender’in babasıyla vedalaşması, orada bulunanları hüzünlendirmişti. Babası, oğlunun iki elinden tutmuş ve gözlerinin içine bakarak şöyle demişti: “Git oğlum, ben zaten seni bugünler için yetiştirdim. Bizi düşünme. Ama yine de, gidip dönmemek, dönüp görmemek var. Şöyle doyasıya bakalım birbirimize…” Tamamlayamamıştı yaşlı adam sözlerini. O hiç sarsılmaz, ağlamaz zannedilen adam ağlıyordu işte. Ender herkesle tek tek vedalaştı ve otobüsteki koltuğuna oturdu.

Otobüs, Trabzon’a sabahın erken saatlerinde ulaştı. Ender ile aynı yola baş koyduğu arkadaşı terminalde buluştular; güzel bir kahvaltıdan sonra, karşı kıyıda bulunan ve hayatlarının en güzel günlerini geçirecekleri ülkeye hareket için limana gittiler. Hareket saati gelen feribot, limandan yavaş yavaş ayrılmaya başladı. Arkalarından el sallayanları yoktu; fakat gönülleri Allah’ın rızasını kazanma hedefiyle dopdoluydu.

Güneş doğarken vardılar rüyalar ülkesine. Ülke bir yıl önce siyasî kargaşa yaşamış; bunu fırsat bilenler, ülkede para edecek her şeyi hurda fiyatına satmıştı. Ülkenin zenginlikleri, güzellikleri çapulcular tarafından talan edilmişti. Buna rağmen, otuz yıl öncesinin şartlarında hizmet veren haberleşme sisteminin dışında ülkede her şey, beklediklerinin fevkindeydi. Hayatını eğitime adamış Çorumlu bir iş adamı bu problemi de halletmiş, öğretmenlerin memleketleriyle haberleşebilmesi için okula bir araç telefonu hediye etmişti. Telefon sadece, Karadeniz’in havası açık olduğunda, yani güneşli günlerde çekiyordu. Böyle günlerde okulda çalışanlar sırayla yakınlarını arardı.
Nihayet eğitim-öğretim başlamış, temiz yüzlü çocuklar sınıfları doldurmuştu.

Telefon için havanın müsait olduğu bir gün, herkes sıraya geçmiş, ailesini, sevdiklerini arıyordu ki, ortalığa âni bir sessizlik çöktü. Ender Öğretmen’in babası vefat etmişti. Acı haberi aldığında, babasının terminaldeki konuşmalarını hatırlayan Ender’in yüreği âdeta yangın yerine dönmüştü. Baş koyduğu eğitim davası uğruna, gurbeti vatan edinen Ender Öğretmen’e ‘fesabrun cemîl’ demek düşmüştü. Zîrâ ülkeye uygulanan ambargo sebebiyle Türkiye ile ulaşımı sağlayan tek feribot da seferden kaldırılmıştı. Duadan, hâlini her şeyin Yaratıcısı’na arz etmekten başka yapabileceği şey yoktu. Müsebbibu’l-Esbab’a içten dua etmenin ne kadar önemli olduğunu, şimdi çok daha derinden anlıyordu. Buralara gelmeye karar verdiğinde, yakınları ona, anne-babasını yüzüstü bırakmaması gerektiğini söylemişti. Ender, anne-babasının rızasını aldıktan sonra, içinden “Yapan O’dur. Eden O!” demiş ve nefsini ikna etmişti. Bunları hatırlayınca; “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz!” diyerek kendini teselli etti.

Yıllar oldukça hızlı geçiyordu. Ender, babasının son anlarında yanında bulunamaması sebebiyle bazen kendini suçluyor; verdiği kararı, iç dünyasında defalarca yargılıyordu. Bu durum, bir sabah, bir televizyon kanalında seyrettiği habere kadar devam etti. Sabah haberlerini sunan spiker: “Sevgili seyirciler; stüdyoda bizlerin göğsünü kabartan bir misafirimiz var. Onun duygu ve düşüncelerini sizinle paylaşmak istiyorum.” diyordu. Ender Öğretmen, misafirin kim olduğunu ve nereden geldiğini öğrendiğinde, ruhen yıllar öncesine gitmişti. Bu durum, babasını hatırlamasına da vesile olmuştu. Bin gayretle emek verdiği ve solmaması için üzerine titrediği talebelerinden birisi, Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden birini birincilikle bitirmişti. Spiker, talebeye ne yapmayı düşündüğünü soruyordu. Yusuf yüzlü talebe: “Hem İngiltere’nin hem de Moskova’nın en seçkin üniversitelerinde yüksek lisans hakkı kazandım…” diyerek konuşmasını sürdürüyordu ki, spiker, talebenin sözünü kesti ve ona şu soruyu sordu: “Hangisini tercih edeceksin, düşündün mü?” Eski talebesinin verdiği cevap, Ender Öğretmen’in bütün acılarına merhem olmuştu: “Öğretmenlerimin fikrini aldıktan sonra kararımı vereceğim.”

SIZINTI - Recep Vanlı

Etiket Yok

İnanan Sarsılsa da Devrilmez

 

"Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın;
Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz."

Hâlihazırdaki tablo oldukça ürpertici; ancak iman, ümit ve Allah’a teveccüh sayesinde aşıl-mayacak gibi de değil. Eğer insan, güneşe doğru yürür veya uçarsa, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır. Evet, her şey, Âkifçe ifadesiyle: Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmaktan geçmektedir. Ülkede iç içe kriz yaşandığı bir gerçek; ancak, sebepleri bili-nip, iman, ümit ve azimle karşı çıkıldığında, bu kabîl krizler hemen her zaman aşılmış; aksine, problemler vehim ve hayallerle köpürtülüp ya da onlar üzerinde politika yapıldığında şişmiş, bü-yümüş, olduğunun üstünde bir görünüme ulaşmış ve psikolojik tahribatıyla içinden çıkılmaz hâle gelmiştir.

Günümüzde, tarihî tekerrürler devr-i dâimlerinden biriyle daha karşı karşıya bulunuyoruz; her tarafta üst üste felâketler, her yerde toplumu sarsan musibetler; depremler, seller, yangınlar, trafik faciaları ve bilmem daha ne belâlar.! sonra değişik türden zulümler, istibdatlar, komplolar, cinayetler, vicdanlara baskılar.. ve onca mazlumiyetlere, mağduriyetlere rağmen “belâ-yı dertten” ah etmeyen iradesizler, sessizler.. buna karşılık insanlara zulüm ve gadirde bulunan, zulmederken de ağlayıp-sızlayıp mazlumu haksız göstermeye çalışan şarlatan zalimler.. değişik sâiklerden ötürü her zaman öfkeyle oturup-kalkan muvazenesiz yığınlar; onları her an biraz daha şiddete, hiddete iten farklı çevreler: mütegallipler, vurdumduymazlar, idare bilmezler ve tahrikçiler.. aldatmayı akıllılık, hırsızlığı mârifet sayan hortumcular; hortumculardan pay alan fırsatçılar.. teşriî masûni-yete sığınan haramhor ahlâkzedeler.. tekvînî masûniyet (!) gücünü “Hak kuvvettedir.” deyip so-nuna kadar kullanan Yezid ve Şimirzâdeler.. rüşvetçiler, irtikâpçılar, ihtilâsçılar, silah kaçakçıları, uyuşturucu şebekeleri ve uyuşturucular.. ve daha adı konmamış ne mel’un organizasyonlar..!

Evet, bugün hemen her bucakta ürperten bir hazan.. ve her yerde insanî değerler ayaklar al-tında; ne insana saygı var ne de evrensel değerlere. Üç-beş tane saygılı gibi davranan bulunsa da, onlar da gösterdikleri saygıya ücret peşinde. Kitleler, her kesimiyle hemen her yerde yığın telâkki edilmekte; yığınların hâli ise en acı şekliyle gelip yüreklere oturmakta. İş-aş-ekmek vaadi, seçim zamanlarında sıkça duyulan sözlerden. Bugüne kadar onunla da yüz yüze görüşüp tanışma imkânı olmadığından şimdilerde o türlü vaatlere de kimse itibar etmiyor. Her yerde ilim, Allah’a emanet!. mârifet, Kafdağı’nın arkasında.. sanat, ideolojilere kavaslık yapıyor.. pek çoğu itibarıyla ilim yuvaları taklide teslim.. hakikat aşkı, ilim tutkusu, araştırma şevki, iltifat görmeyen gayretler.. iltifat görmeyen bir kısım gayretler de ihtimal birer hobiden ibaret.. bugünümüzü-yarınımızı emanet edeceğimiz hayatî müesseselerde hayattan eser yok.. propagandalara bakınca, dünyalara yetecek kadar bir güce sahip gibiyiz; oysaki realiteler bir kasabaya bile yetmediğimizi haykırıyor. Ahlâkî değerler, sorumluluk duygusu, hak düşüncesi, adalet mülâhazası açısından dünya stan-dartlarının çok çok altında olduğumuz apaçık: Çoğumuz itibarıyla ne ar, ne hayâ, ne hakka saygı ne de düşünceye hürmetimiz var.. Allah korkusu, fazilet hissi çoktan unutulmuş.. kuldan utanma ise şimdilerde o can sıkan duygudan da (!) kurtulma peşindeyiz.. bir yığın kalbsizler, ruhsuzlar hâline geldiğimiz, yüzlerimizden okunuyor; çoğumuzda ne merhamet ve şefkat hissi ne de hürmet duygusu kaldı. Dini, diyaneti, eski püskü, partal bir müessese kabul edenlerin sayısı hiç de az değil.. her yerde dinî duygular harap, dindarlık makhur; her tarafta lâubâlîlik ve ahlâkî çöküntü; her yanda iç içe hıyanet ve her bucakta âh u efgân.. insanî duygular açısından erozyona uğramış ruhlarda hissizlik, hareketsizlik.. veya “Âlemi ben mi kurtaracağım?” mazeretleri.. müteessir gö-nüller, heyecanlarının esiri ve muvazenesiz.. “Gün bugündür, dem bu demdir.” diyenlerin sayısı belli değil.. hayatını köşe dönmeye veya köşe kapmaya bağlamışların adedini Allah bilir. Bütün bunlara karşılık azıcık duyan ve düşünen kafalar ise, kaba kuvvetin balyozları altında inim inim.. millete hizmet edenlerin kaderi ezilmek.. ve samimiyetle çarpan sinelere karşı her köşe başında ayrı bir şeytanî tuzak.. şimdilik sessiz duranlara bir şey diyen yok.. yarın, öbür gün ne olacak, onu da bekleyip göreceğiz…

Hemen her fırsatta iman, İslâm ve insanî değerlerin karşısına çıkan marjinal fakat çığırtkan bir kesim var ki dine, imana düşman oldukları kadar hür düşünceye, gerçek demokrasiye, insan haklarına karşı da fevkalâde saygısızlar. Bunlar, kendilerine ters gelen her düşünce, her görüşe karşı hemen savaş ilân etmekte; farklı görüş taşıyan hemen herkesi karalamakta; haysiyetleriyle, şerefleriyle oynamakta, hatta baş edemedikleri düşünceleri kontrgerillâlarla ortadan kaldırarak muhalif her sesi kesmekteler. Hele bunların içinde öyle tipler var ki ne fikir namusu tanırlar ne de ruh iffeti. Bugün doğru dediklerine yarın rahatlıkla yalan diyebilir; bugün alkışlayıp göklere çıkar-dıklarını yarın yerin dibine batırabilirler. İkiyüzlü bu fıtrat garibelerinin hiç değişmeyen bir yanları varsa o da, her zaman yüzüp gezmeleri ve her zaman yılan gibi zehirlemekten lezzet almalarıdır. Hele bazılarında bir küfür yobazlığı var ki hiç sorma!. ne Allah bilir ne de Peygamber tanırlar.. bunlar, basiretleri açısından kördürler görmezler, kulakları sağırdır işitmezler.. ne ruhla münase-betleri vardır, ne de beyinle ciddî bir alâkaları, ne Allah’a karşı saygı taşırlar, ne de Peygamber hürmeti bilirler.. çoğu öyle mük’ap cahildir ki; bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, ama kendile-rini bilir sanırlar.

Hâsılı, bugün, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa her yerde diz boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince, onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir.. ülke bir baştan bir başa mezaristan hâlini alabilir.. milletin azmi, ümidi, tıpkı bir kefen gibi onun başına geçirilebilir.. ırmaklar Revân Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar Şimir’e, aylar Muharrem’e dönüşebilir.. kundaklamayı kundaklamalar takip edebilir.. dev yangınlar olabilir, yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında, beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir.. dost-düşman herkes bizi yalnız bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte, hiç ummadığımız kimselerce arkadan hançerlenebiliriz. Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gös-terip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.

Hatta hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh u efgân ile inle-se.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse, beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin “hayhuy”u duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse…

Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.

Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, ema-nette emin bir kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih yaşamalı-yız ki; haramlar, gayri meşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu bile kirletmemeli.. aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veri-yordur..! Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç gö-rülmemiştir. Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız. Dahası biz Cennet’i bile kulluğumuza gaye yapmaktan kaçınmalı ve bütün gönlümüzü Hak rızasının engin vâridâtına bağlayarak şahsî istek-lerimize karşı kat’î bir tavır alma durumundayız. Hiçbir zaman almayı düşünmeden hep vermeli, geriye döneceğini beklemeden de sürekli ihsanda bulunmalıyız.. ve “Cânân” deyip sefere azmet-tiğimiz bu kutlular yolunda hiç ama hiç mi hiç “can” sevdasına düşmemeliyiz.

Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar, dört bir yanda düşmanlık duygularının kö-rüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağla-mış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle muka-belede bulunmuşlardır. Bu itibarla da –maâzallah– bir gün ülkede her şey altüst olsa, yığınlar gidip karanlıklara gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve iradelerine karşı saygısızlık sayarak, yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri sergilemektense başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma gayretlerinde bulunacak ve her hâlle-riyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu haykıracaklardır.

Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller Cennetlere dönecek ve mutlaka tâli’ onlara da gülecektir.

Yeis, yol kesen bir gulyabanî, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe sa-lanlar da yollarda kalmışlardır. Hissizler, hareketsizler yol alamazlar.. uyuyanlar hedefe ulaşamaz-lar.. hele azmini, iradesini yitirenler asla uzun zaman ayakta kalamazlar.

Şimdi, eğer yarınlarımızı düşünüyor ve dipdiri geleceğe varmayı düşlüyorsak, yolların yürü-nerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini asla hatırdan çıkarma-malıyız. Ulaşılmaz gibi görünen zirveler şimdiye kadar defaatle aşıldı; defaatle yüksek tepeler az-min, iradenin ayaklarına yüz sürdü ve onlarda ulaşılmaz şahikalara ulaşma azmini coşturdu. As-lında hangi devirde olursa olsun yürüdüğü yolun, yöneldiği gayenin ve dayanıp bel bağladığı kuvvetin farkında olanlar, bu şuur ve kendi iç dinamikleri sayesinde tekrar tekrar o zirveleri aşmış ve o şahikalara ulaşmışlardır. Arz, onların ayaklarının altında küçüldükçe küçülmüş, gökler onla-rın irfanlarına sine açmış, mesafeler onların gayretlerine selâm durmuş ve karşılarına çıkan engel-ler de onları hedefe taşıyan birer köprü hâline gelmiştir.. evet, bu babayiğitler karşısında karanlık-lar her zaman bozgun yaşamış, musibetler rahmete inkılâp etmiş, sıkıntılar kurtuluş yolu olmuş, tazyikler de birer terakki rampası…

İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler, atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o, imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır. Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibülvakt” ve bir “ibnüzzaman”dır. Bilir yaşadığı zamanın dilini, bildiği gibi dinin ruhunu, Kitab’ının esrarını. Görüldüğü ve hissedildiği her yerde hatırlatır Saadet Çağı’nın insanlarını. O, duyguları, düşünce-leri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez.

Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrulta-rak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kova-cak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğun-da bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip tali’inin zirvesine ulaşacaktır.

*Not: Sızıntı dergisinin Mayıs 2001 tarihli 268. sayısında yayınlanan bu makalenin, içinde yazıldığı şartlarla günümüz arasında fark olmadığı düşüncesiyle bu sayımızda tekrar yayınlanması uygun gö-rülmüştür.

Etiketler:

Çam Fıstığı

 

Dünya ile üzerindeki mevcudat arasında doğrudan veya dolaylı bir irtibat söz konusudur. Dünyanın da içinde bulunduğu kâinatı ve orada hayat süren canlıları aynı Kudret yaratmıştır. Her şeyi bilen ve bütün mevcudata hükmü geçen Hâlık-ı Mutlak, özellikle insanın her türlü ihtiyacının teminine yönelik, canlı cansız birçok varlık yaratmıştır. Ekosistemde her biri çok mühim hususiyetler taşıyan nice bitki ve meyvenin birçok hikmete binaen yaratıldığı, insanoğlunun ilmî seviyesi arttıkça daha iyi anlaşılmaktadır. Bu bitkiler başta tıp, gıda ve endüstri olmak üzere, çeşitli sahalarda kullanılmaktadır.

‘Koniferler’ denen ve 23 türü bulunan, yurdumuzda göknar, lâdin, sedir, ardıç, servi ve çam adıyla çeşitli bölgelerde görülen orman ürünleri, ekolojik çeşitlilik ve ekonomik fayda açısından oldukça mühim bir yere sahiptir. Bunlar içinde çamgiller (Pinaceae), açık tohumlu bitkilerdir. Bilinen birçok meyvenin aksine, bunların tohumları, meyvenin içinde saklı değil, kozalak pulları üzerindedir. İğne yapraklı olan bu ağaçların birçoğu, her mevsim yeşildir. Ülkemizde, tohumlarının yapısı ve bağlanma şekli farklı olan beş çam türü yetişmektedir. Bunlar; fıstık çamı (Pinus pinea), kızıl çam (Pinus brutia), Halep çamı (Pinus halepensis), kara çam (Pinus nigra) ve sarı çamdır (Pinus sylvestris).

Çam ağacının; kabuk, katran, reçine, polen, soymuk, tomurcuk ve esans gibi çeşitli ürünlerinden faydalanılmaktadır. Bu ürünlerden biri de çam fıstığıdır. Fıstık çamı, 12–25 m kadar uzayabilen, taç kısmı şemsiyeye benzeyen gösterişli bir ağaçtır. 150 yıl kadar yaşayabilen bu bitki, 7–9 yaşlarından itibaren ‘meyve’ tabir edilen ‘kozalak’ vermeye başlar. Bu kozalaklar, ağaç 10–15 yaşlarına geldiğinde toplanacak duruma gelir. 20–28 yaşlarındaki ağaçlardan yaklaşık 120 kilogram kozalak toplanabilmekte, bu kozalaklardan da 6–8 kilogram iç fıstığı elde edilmektedir. Çam fıstığı, isteğe bağlı olarak kabuklu veya kabuksuz şekilde tüketiciye sunulur. Bu ağaçlardan 70–80 yaşına kadar bol mahsul alınabilir. Ülkemizin şartları, çam fıstığının yetişmesine müsaittir. Bu ağaç özellikle Akdeniz ikliminin görüldüğü yerlerde yetişir; bilhassa Batı Anadolu’da (Ayvalık, Aydın, Muğla) orman oluşturacak kadar yaygındır. Kuzeybatı Anadolu’da yetişenler Kozak tipi (Bergama), Aydın ve Antalya’dakiler Aydın tipi, Maraş civarında yetişenler de, Maraş tipi çam fıstığı olarak adlandırılır.

Kozak tipi fıstıkların verimi çok yüksek olduğu için, şöhreti sınırlarımızı aşmıştır. İtalya’da yetiştirilen çam fıstığının 1.300 adedi, 1 kilogram gelirken, Kozak yöresinde üretilen çam fıstığının 1.213 adedi, 1 kilogram gelmektedir. Kozak fıstıkları daha iri ve dolgundur. Bu yörenin toprak yapısı, yağış rejimi ve iklim şartları verimi artıran en mühim faktörlerdir. Kozak yöresinde bulunan 16.000 hektar civarındaki fıstık çamı sahası, Türkiye’nin fıstık çamı alanlarının (36.000 hektar) yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Türkiye’de üretilen ortalama 1.300 tonluk çam fıstığının yaklaşık 1.000 tonu, Kozak yaylasından elde edilmektedir. Kozak’ın üretim değeri, İtalya ve Portekiz’in de aralarında bulunduğu birçok ülkenin üretim değerinden daha fazladır. Çünkü bu yörenin toprakları, fıstık çamının gelişmesi açısından oldukça müsait özellikler arz etmektedir.

Fıstık çamının yetiştirilmesi ve ekonomik değeri
Allah, yeryüzünü çeşitli mahiyetteki maddelerle donatırken, o sahalarda hayat sürecek canlıların ihtiyaçlarını da -toprağın altında veya üzerinde- mutlaka yaratmış ve onları insanlığın hizmetine sunmuştur. Çam fıstığını da -âdeta onun çok kıymetli bir ürün olduğunu hissettirircesine- kozalakla paketleyerek göndermiştir.

Çam kozalağı meyvesi, üç yılda olgunlaşır. Ağaç kollarının başlangıcında üç yıllık, ortasında iki yıllık, en ucunda da taze kozalakları görmek mümkündür. Bu, sadece fıstık çamı ağacına has bir özelliktir. Kozak yöresinde M.Ö. 2. yüzyıldan itibaren fıstık çamı yetiştirildiği bilinmektedir. Roma dönemi eserlerinden, topraktan yapılmış ‘fıstık çamı kozalağı vazosu’ bu fikri desteklemektedir. Fıstık çamının ekonomik olarak değerlendirilmesi, Romalılar döneminde başlamıştır. Türklerde ise, fıstık çamının ticarî ve ekonomik değerinin üç asırlık bir geçmişi vardır. Türkiye’de fıstık çamı kozağı, tabiî olarak yetişen ve mülkiyeti Orman Bakanlığı’na bağlı yerlerden veya halkın kendi arazilerine diktiği fıstık çamlarından elde edilmektedir.

Kozalakların toplanması için en müsait zaman dilimi, mayıs-aralık arasıdır. Sırıklar yardımıyla dalından düşürülen kozalaklar, toplanarak kurutma alanına taşınır. Güneşin tesiriyle kuruyan kozalaklar, mekanik yöntemlerle kırılarak, kabuklu çam fıstığı taneleri, kozalaktan ayrılır. Bir sonraki adım ise, kabuklu çam fıstığı tanesini kırarak, kabuğun içindeki çam fıstığını çıkarmaktır. Bu faaliyetler, elde edilecek çam fıstığının gerek görüntüsünü gerekse kalitesini korumada, hususi dikkat ve itina ister.

Besin değeri
Çam fıstığı, beyazımsı bir renge ve kendine has bir aromaya sahip kılınmıştır. Enerji verici bir hususiyet bahşedilen bu mahsul, bol protein ve mineral ihtiva eder. Bu hususiyetleri dolayısıyla dünyada haklı bir üne sahip olan bu gıda, sağlıklı diyetler için tavsiye edilmektedir. 100 gram çam fıstığı terkibinde 44,9 gram yağ, 31,6 gram protein, 5,15 gram karbonhidrat ile vitaminler, mineraller ve su bulunmaktadır. En çok bulunan vitaminler; askorbik asit (C vitamini), tiamin (B1 vitamini) ve riboflavindir (B2 vitamini). Çam fıstığında, doymamış yağ asitlerinden oleik asit ve linoleik asit; doymuş yağ asitlerinden de, palmitik asit ve stearik asit bulunmaktadır. Çam fıstığının 100 gramının kalori değeri, 583 olarak belirtilmiştir.

Şifa vesilesi hususiyetleri
Bir imtihan vesilesi olan hastalıkları yaratan Allah’ın, o hastalıklara şifa olacak maddeleri de yarattığı bilinen bir hakikattir. Allah’ın Şâfi isminin bir tecellisi olarak çam fıstığına şu hususiyetler verilmiştir: Çam fıstığı; tüberküloz ve aneminin gelişmesini engellemeye vesile olmakta; ayrıca damar tıkanıklığı, yüksek tansiyon, onikiparmak bağırsağı, siroz ve mide tedavisinde kullanılmaktadır. Bu gıda, pankreas hastalıkları ile romatizmanın tedavisinde de tesirlidir. Çam fıstığının muhteviyatında bulunan doymamış yağ asitlerinden linoleik asit, vücutta oluşması muhtemel birçok zehir için, panzehir özelliği taşımaktadır. Bundan dolayı bu gıda, hava kirliliği seviyesi yüksek olan şehirlerde yaşayan insanlar için önem arz etmektedir.

Yağ asitlerinin bir kısmı vücut tarafından üretilmez, yalnızca beslenme yoluyla alınır. Çam fıstığı, vücut için gerekli olan gamma linolenik asid-pinolenik asidin (GLA) mühim kaynaklarından biridir. Çam fıstığı ayrıca GLA’dan başka karoten, çinko, manganez, bakır, potasyum, omega–3, omega–6, fosfor, B, E vitamini ve demir yönünden oldukça zengin, güçlü antioksidanlardan biridir.

Çam fıstığı ile alınan linolenik asit vücutta, gamma linolenik asite (GLA) dönüştürülür. Bu, daha sonra vücutta bir dizi reaksiyonla prostaglandinlere dönüşmektedir. Hormonlara benzer tesiri olan ve pek çok metabolik işleme tesir eden prostaglandinler, hücre fonksiyonlarının düzenlenmesinde hayatî öneme sahip kılınmıştır. Başta MS (Multiple Skleroz) olmak üzere, kolesterolden zengin diyet, çinko eksikliği, viral enfeksiyonlar, şeker hastalığı, stres, radyasyon, kanser, yaşlılık gibi durumlar bu enzimi bloke eder. Bu sebeple GLA’nın vücuda dışarıdan alınması, tedavide olumlu neticeler vermektedir.

GLA ihtiva eden bileşiklerin lâboratuvar şartlarında kanser hücrelerinin ölmesine vesile olduğu tespit edilmiştir. Beyin, prostat ve son olarak meme kanseri hücrelerinde denenmiş olan GLA, İngiltere’de ‘göğüs kanseri’ olan kadınlarda, Tamoxifen adlı (meme kanserinde kullanılan) hormonal bir ilâçla birlikte kullanılmış ve hastaların bu ilâca cevap verme nispetlerinde artış tespit edilmiştir. Kesin olarak bilinmemekle birlikte, GLA’nın, tümörün beslenmesine ve gelişmesine yol açan damarlanmadaki artışı (anjiogenesis) baskılamaya vesile olduğu tahmin edilmektedir.

Bir çalışmada GLA’nın kanser ilâçlarının tümör üzerindeki tesirini artırmada rol aldığı tespit edilmiştir. Meme kanserinde kullanılan Vinorelbin adlı ilâçla birlikte alınan GLA’nın tümör hücresinin üremesinin hızlı ve tesirli bir şekilde durmasına vesile oluğu belirlenmiştir.

Başka bir çalışmada ise, GLA’nın tümör hücrelerindeki yapışma (adhezyon) özelliğini, dolayısıyla da tümör hücresinin hareket etme kabiliyetini azaltmada rol aldığı ortaya konulmuştur. Yine aynı araştırmada; GLA’nın tümör hücresi üzerinde lipit peroksidasyonu adı verilen bir mekanizma ile seçici toksisite (zehirleme) özelliği gösterdiği ve tümörün beslenmesini sağlayan damarlanmayı baskılamaya vesile olduğu tespit edilmiştir.

Kullanıldığı diğer sahalar
Endüstriyel mânâda bu mahsul farklı işletmelerde başka bir üretimin girdisi olarak, market ve lokantalarda da, tüketim maksatlı talep edilmektedir. Çam fıstığı; tatlı, pasta ve yemeklerde tat ve çeşni vermek üzere kullanılmaktadır. Çam fıstığı yağı ise, tatlıcılıkta, sebze yemeklerinde, mayonez, margarin yapımında ve kozmetik sektöründe tercih edilmektedir.

Verilen nimetlerin farkında olmak ve onları yaratılışlarındaki hikmetleri anlayarak gereği gibi kullanmak, hem bir şükür vesilesi olacak hem de nimetten alınan lezzeti derinleştirecektir. Bu yönüyle çam fıstığı, gerek faydaları gerekse bir hediye paketi mahiyetindeki kozalağıyla Musavvir-i Ezelî tarafından insanoğluna hususi bir hediye olarak bahşedilmiştir.

Kaynaklar
- Seçmen, Ö., ve Ark. Tohumlu Bitkiler Sistematiği, Ege Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Kitaplar Serisi, No: 116, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İzmir, 1992.
- Akman, Y. Bitki Fizyolojisine Giriş (Botanik), Palme Yayınları, Ankara, 1993.
- Çetin, T. 2003: Doğal Ortam-Ekonomik Faaliyet İlişkisine Bir Örnek: Kozak Yöresi (Bergama), G. Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 23, Sayı 1(2003), 23–46.
- Akkemik, Ü. 2000: Dendroclimatology of umbrella pine (Pinus pinea L.) İstanbul, Türkiye.
- Anşin, R., Özkan, Z., 1997: Tohumlu Bitkiler, Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi, Yayın No: 197, 507. Sayfa, Trabzon.
- Bilgin, F., Ay, Z., 1997: Ege Bölgesi’nde Çam Fıstığı İşletmeciliği Üzerine Araştırmalar, Ege Ormancılık Araştırma Müdürlüğü, Orman Bakanlığı Yayın No: 045,49
- Grıeve. A Modern Herbal. Penguin 1984 ISBN 0-14-046-9
- A. N. Litvinsev, Irkutsk Tıp Üniversitesi, Gıda Hijyeni Bölümü Başkanı
- Şafak, İ., Okan, T. 2004: Kekik, Defne ve Çamfıstığının Üretimi ve Pazarlaması, DOA Dergisi, DOA Yayın No: 34, Sayı: 10, S:101-129 Tarsus
- Nergiz, C., Dönmez, İ., 2003: Department of Food Engineering, Faculty of Engineering, Celal Bayar University, Muradiye, Manisa
- Turhan Baytop. Türkiyede Bitkilerle Tedavi. Nobel Tıp Kitabevi 1999)
- Breast Cancer Res Treatment Dergisi
- Prostaglandins Leukot Essent Fatty Acids34 adlı derginin 2005 Nisan sayısı

Etiketler:

Öss deki soru dağılımı değişti

 

BASIN DUYURUSU

(10 Kasım  2008)

 

Ortaöğretimde eğitim süresini dört yıla çıkarılması ve Haftalık Ders Çizelgesindeki değişikliklere paralel olarak 2009-ÖSS’deki testlerin kapsamları yeniden belirlenmiştir.

Kamuoyunun bilgilerine sunulur.

                                                                                                                                                        Prof.Dr. Ünal YARIMAĞAN

                                                                                                                                                        ÖSYM Başkanı          

2009- ÖSS’deki Testler ve Kapsamları

Test

Testin kapsamı                                                                                  

Soru Sayısı Bakımından Yaklaşık Payı (%)

Tür

Türkçe’yi kullanma gücü ile ilgili sorular…………………                            (100)

 

Sos-1

Sosyal Bilimlerdeki temel kavram ve ilkelerle düşünmeye dayalı sorular  

      Tarih…………………………………………………                              (43)

      Coğrafya………………………………………………                              (34)

      Felsefe……………………………………………….                              (23)

Mat-1

Matematiksel ilişkilerden yararlanma gücü ile ilgili sorular…………………     (100)

 

Fen-1

Fen Bilimlerindeki temel kavram ve ilkelerle düşünmeye dayalı sorular

      Fizik………………………………………………………                   (33,3)

      Kimya………………………………………………….                       (33,3)

      Biyoloji……………………………………………………                     (33,3)

Ed-Sos

Türk Edebiyatı – Dil ve Anlatım…………………………..                              (67)

Coğrafya*   …………………………………………..……..                        (33)

 

 

Sos-2

Tarih (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dahil) ………………………….             (44)

Coğrafya……………………………………………………..                       (17)

Psikoloji………………………………………………………                      (13)

Sosyoloji……………………………………………………..                       (13)

Mantık………………………………………………………..                      (13)

Mat-2

Matematik……………………………………………………                       (60)

Geometri……………………………………………………..                       (30)

Analitik Geometri……………………………………………                         (10)

Fen-2

Fizik………………………………………………………….                    (33,3)

Kimya………………………………………………………..                    (33,3)

Biyoloji……………………………………………………….                    (33,3)

 

Edebiyat-Sosyal Bilimler Testindeki Coğrafya soruları, Türkçe-Matematik alanında okutulan Coğrafya dersinin konularıyla sınırlı olacaktır.

Etiketler:,

Sayfa 4 - 124«1234567»..Sonuncu »
Sts